Ey Beyrut sen el üstünde tutulacak şehirsin !!!

 

Lübnan – Beyrut

133_3216beyrut(15)Küllerinden yeniden doğmuş bu şehirle tanışmam kendimce biraz geç olmuştu, yağmurlu bir sonbahar gecesi indiğim havaalanında “Peki şimdi ne yapacaksın?” sorusuyla karşılamıştı beni Beyrut. Savaşlara gebe bir coğrafyada bulmuştum bir anda kendimi. Büyüklerimin “Bizim zamanımızda Ortadoğu’nun Paris’iydi şimdi ne işin var orada” sözleri kulağımda, elimde valizim koşarak karşıma çıkan ilk taksiye atladım.

Karanlık, yağmurlu ve kasvetli bir geceydi… Her daim melankolik ve hüzünlere açık olan ben için bulunmaz bir geceydi. Camdan dışarı bakarken anlamıştım, şehir bana kendi hikâyesini anlatmaya çalışıyordu, evet bu sefer bambaşka bir yerdeydim. Hızlı bir girişle şehir merkezine ve yepyeni dostlara merhaba dedim. Şarap aşığı olan bendeniz için gece Lübnan’nın mayhoş şarabı Château Ksara’yı tadarak başlamış, her kadehte bambaşka bir hikâye sarmıştı masayı… Sabahın ilk ışıklarına kadar süren gece ömrümde hayatımda duymadığım güzellikte bir ses ile bitmişti. Belki etrafın sessizliğinden belki de benim ilk defa ruhen hissederek dinlememden kaynaklanmıştı sabah ezanıyla aramda olan bu etkileşim. Dinlerken gözlerimi kapamamak için verdiğim savaşa yenik düşerek uykuya dalmıştım.

Gündüz gözüyle Beyrut mu? Gecesinden bambaşka bir hayat akıp gidiyordu gündüz Beyrut sokaklarında. Etrafımı sarmış sarı binalar ile başlıyordum keşfe. Görkemli, gösterişli Arap mimarisini beklerken şaşırtıyordu bu şehir beni, Roma, Bizans, Memlük ve Osmanlı dönemlerindeki mimari eserlerle sanki bizden biri gibiydi. Mimari eserleri sadece bir anlık kenara bırakıp kendimi kışkırtıcı vitrinlerin önünde buluyordum; Elie Saab ve Zuhair Murad.

Biraz Milano, biraz Paris kokuyordu bu şehir. Dayanamayıp kendimi içeri, o an benim için dünyanın çekim merkezinin içine atıyordum. Tasarım, sanat, moda derken elim kumaşlara gidiyordu. Neredeyse beş duyuma birden hitap ediyordu bulunduğum ortam; çiçeksi bir koku etrafımı sarmış, arka fonda kulağa çok hoş gelen bir melodi, görselliği zarif kıyafetler ve her birine dokunduğumda aldığım haz. Orta Doğu’nun muhteşem iki ismini saygı ile selamlayarak tekrar sokaklara dönüyordum.

Mavi kubbeli El- Emin Cami karşılıyordu beni şehrin merkezi Downtown’da. Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri’nin katkılarıyla İstanbul’daki Süleymaniye camisini model alarak yapılmış bu cami mavi renkli kubbesiyle farklı geliyordu gözüme. Toprak rengi taşlarla kaplanmış, dört minareli cami aslında içindeki asansörü ile modern ve şehirdeki en görkemli yapıydı.

Her zaman arkasına dönüp tekrar bakanlardanım ben, yoluma devam ederken bir de uzaktan seyre duruyordum. Çok geçmeden anlıyordum mavi kubbeye gönülden bağlanmamın sebebini; Büyük Üstad. Benim bildiğim bir Sinan vardır şaheserler bırakmış bu dünyaya, her bir yapısında farklı hikâyeler anlatan, beni derinden etkileyen aramızdaki bu çekim büyük üstadın eserinden etkilenilmiş olmasıydı.

“Hayatının herhangi bir döneminde Beyrut’ta bulunmuş iki insan bir araya gelirlerse, Beyrut’tan başka bir şey konuşmazlarmış” bu sözün anlamını dönünce daha da iyi anlıyordum. Savaşın tam ortasında tüm dünyaya inat mutluydu bütün kalpler. Kendimden kaçarken huzuru bulduğum bu şehir gerçekten el üstünde tutulacak bir şehirdi.

Reklam

Ey Beyrut sen el üstünde tutulacak şehirsin !!! için 1 yorum

Bir Cevap Yazın